Herşeyi hızlı tükettiğimiz bir çağda, insanlığın madde dünyasında sahip olacabileceklerinin zirvesinde yaşamakta olduğu bir zamandaydık. Ve bana göre; bir çok yönden gelişmişliği tatmakta olduğumuzdan, epey bir ayrıcalıklıydık. Bu oyunun bir tek bana oynandığını ve tüm kurgunun sanki bir insanlık tarihi varmış da, sonuna gelmişiz gibi hissettirilmekte olabileceği ihtimalini gözardı etmiyorum. Gözlerimi kapattığımda ne bir dünya , ne de bir insanlık var. Bu; elbette başka bir boyuttan baktığımızda anlaşılabilecek bir gerçeklik.

Biz madde boyutundan bakacak olursak; insanlığın geldiği nokta, büyük bir başarısızlık hikayesiydi bana göre. İnsanlık; hoyratlığının, acımasızlığının, sahip olduğu sınırsız imkanların verdiği şımarıklığın, kibrinin, cimriliğinin, umursamazlığının en tepe noktasını yaşıyordu.

Sonra gözle görülemeyen bir küçücük organizma, hasta ettiği söylenen bir virüs, büyük bir korku yaratarak her şeyi tepetaklak etti. Endişe ve korkuyla evlerine çekilen kalabalıkların artık sahip olduklarının bir önemi kalmadı… En görkemli binaların, son model lüks arabaların, en gösterişli mücevherlerin, en pahalı yatların, hatta en güzel kadınların ve dahi en yakışıklı erkeklerin dahi hükmü kalmadı. Artık herkes evinde en rahat kıyafetleri ve en sade görünümleri ile ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Kendisini gelecekte nelerin bekliyor olacağını kestirmeye çalışırken, en birinci şart olan hayatta kalma mücadelesini sessiz sedasız veriyor.

Top yekün bir kaybediş deneyimi yaşıyoruz. Hasta olmaya dair ve bu hastalıkla birlikte neler yaşandığına dair sadece duyumlarımız var. Henüz devasa bir öldürücü deneyime dönüşmemiş olduğundan, sessizce izlemekteyiz olup biteni. Sadece maddi ve manevi endişeli bir bekleyiş hakim. Tüm işler neredeyse durma noktasına gelmiş, hayat sanki havada asılı kalmış gibiyken, herkes zorunlu harcamalarını nasıl sürdüreceği konusundaki belirsizliklere takılmış halde.

Peki ben ne mi yapıyorum?…Ekonomik çıkmazın bizleri nereye savuracağını bilmeksizin ve fazla olumsuz senaryolara gömülmeksizin sadece izlemede kalmaya çalışıyorum… Tüm etkinlik ve eğitimlerimin iptal olması biraz moralimi bozmuş olsa da, evden çıkamama durumunun beni içten içe mutlu ettiğini söylemek istiyorum. Hayat ne zaman normale döner hiç bilmiyorum. Tek bildiğim; bu süreçten almam gereken dersler olduğu. Bunu bir gelişme ve olgunlaşma evresi olarak görüp, içine girdiğim kozadan başkalaşarak çıkma ve belki de bir önceki fazdan daha özgür bir varlığa dönüşme umudu taşıyorum. İçsel olarak kendi adıma temennim bu. Dışta olacakları ise, hep birlikte görüp değerlendireceğiz. İslam tasavvufu konusunda kendisinden çok değerli bilgiler edindiğim, içsel yolculuğuma eşsiz katkılar sunmuş olan Ahmet Turan Esin’in dediği gibi; önce kendimize bakmalı ve nefsimizde varolan zaafları bulmalıyız. Bu farkedişten sonra tövbeye sarılmalı, affedilmek adına umudu yitirmeden, ibadete yönelerek, farklı bir anlayışı yerleştirip sabrı ve tevekkülü içtenlikle yaşayabilmeliyiz.

Bu ortamda sosyal hayatlarımızın durduğu,işlerin askıya alındığı ve en az insani ilişkiler içinde olduğumuz günlerde, akşamları manevi sohbetlerle içimize dönmeyi öğütleyen Ahmet Bey ve birbirinden değerli üstatlara olan teşekkürüm kalbimin en derinlerinden geliyor. Gerçek hizmetin böyle zorlu zamanlarda devreye girdiğini ve görevli olduğunu düşündüğüm bazı özel insanların, böyle süreçlerde kendilerini göstermeleri gerektiğini düşünüyorum. Ve öyle de oluyor…

Salgın nedeniyle evlerimize kapanmadan önce kişisel muhasebemi yapma fırsatı bulmuştum. Hayatımın -en az- son beş yılını daha çok içsel yolculuğuma odaklanarak sürdürdüğüm için, kendimi sıklıkla yoklama imkanı buldum, buluyorum. Hayata dair eskisine oranla en nötr halde bulunduğumu farketmiş, bundan da keyif almıştım. Beklentileri olabildiğince azaltmış olmanın rahatlığı içindeydim. Daha önce önem verdiğim ve olması için çaba sarfettiğim şeylerin ne kadar kısa sürelerde önemini yitirdiğini farkettiğimden beri, hiçbir şey için fazla emek vermek istemediğimi gördüm. Artık çabasızlık haline geçtiğimi söyleyebilirim. Her şey olduğu kadar… Daha öncesinde ise; hayattan alabileceklerim için çaba göstermem gerektiğine dair bir inanç varmış içimde. Sevilmek için de çaba sarfetmem gerekiyor diye düşündüğüm için olmalı ki; epey ödün verdiğimi farkettim.

Farkındalık dediğimiz şey; küçük bir anda, ansızın gelen bir kavrayış…Ve o kavrayışla gelen büyük bir değişim… Böylesi bir değişimin ardından, içimdeki yorgun bir parçamın artık çabalamak istemediğini farkettim. Birileri veya bir şeyler hayatıma girecekse, bu onların çabasıyla olmalı. Girdikleri yerden sonra da , kimseyi memnun etmek için uğraşmak istemediğimi görüyorum. Kendimde bu isteği, bu enerjiyi bulamıyorum. Gelenin benimle ilgili kararlılığını göstermesi gerekiyor. Önüme yapabileceklerinin en iyilerini sermesini, bunların içinden uyanları gösterip, “Bak bunlarla ilgilenebilirim. Diğer seçenekler bana uymuyor” diyebilmeyi isterim. Hayatımda yer bulmuş kişilerin, sahip oldukları tek şeyi koşulsuzca kabul edip, sadece sevilmek şartıyla, bu veri üzerinden hayatımı yönlendirmeyi artık reddediyorum. Kendinde yüksek potansiyel ve farklı yönler barındırmayan kişilerin sınırlı sevgi ve daraltılmış ilgileri ile yetinmek istemiyorum. Daha yüksek bir titreşim farklı bir hayat algısı getirdiğinden, hayatın çok daha farklı olasılıkları olduğunu farkedip yeni ufuklara göz dikiyor insan.

Uzunca bir dönem “mütevazı”lık adına pek fazla bir şey talep etmediğimi gördüm, farkettim. Hayattan payıma düşenlere “Eyvallah” demenin daha doğru olduğu fikri hakimdi. Bugün geldiğim noktada ise; yüksek bir frekanstan yayın yapmanın ve bu frekanstan ortaya çıkan iyi sonuçlardan yararlanmanın doğal olduğunun farkındayım. Bundan önce pek de talip olmadığım daha yüksek olasılıklara, daha üst seviyede gelişen durumlara kendimi açıyorum. Bundan önce gerçekleşmelerinin önündeki tek engel benmişim, şimdi anlıyorum.  Ve yine farkediyorum ki; insanın içinde bazı döngüler tamamlanmadan farklı gelişmeler olmuyor. Uzun süre durumlarımızda hiçbir değişimin olmayışının sebebi, hala kendimizi tam olarak olduramayışımız.

Her şey bir rahmet dahilinde gerçekleşiyor. Hayat denen seyrin en zevkli kısmı, seni olaylar ve insanlar üzerinden eğiten sisteme güvenmekle başlıyor. Sonrasında olanlar olurken, sen buraya nasıl geldiğini anlamadan zevk etmeye başlıyorsun.

Arkana yaslanıp seyre dalarken ufukları, kendi kulağına yine kendinin fısıldadığını duyuyorsun: “Hoş geldin Defne…”

22.03.2020  İstinye

“Toprak gibi olmalısın / Ezildikçe sertleşmelisin! / Seni ezenler sana muhtaç kalmalı / Hayatı sende bulmalı…”   Can Yücel